24 Kasım 2011 Perşembe

başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
yaprakla yağmurun aşkı mesela
kim olsa serpilen coşturuyor bizi
imreniyoruz başkalarının mahvına
yağmur mahvoluyor çarparak
kendini parçalıyor maşukunun açılan kıvrımında
yaprak dirimle irkiliyor nazlı ve mağrur
silkiniyor vuran her damlayla
başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkasıyla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı
ilk önce damarlarımızda duyduğumuz çağıltısını uzak iklimlerin
kokusu gitmediğimiz şehirlerin önceden
bir baş dönmesiyle kabarıyor hafızamızda
sonra ayrılıklar düşüne dalıyoruz,
bize ait olan ne kadar uzakta!


başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
başkalarının düşünceleriyle değil
"üstümde yıldızlı gök" demişti kkönigsberg'li
"içerimde ahlak yasası"
yasa mı? kimin için? ne için? neyi berkitir yasa?
ister gözünü oğuştur, istersen tetiği çek
idam mangasındasın içinde yasa varsa
girmem, girmedim mangalara
yer etmedi adalet duygusu içinmde benim
çünkü ben ömrümce adle boyun eğdim
yıldızlı gökten bana soracak olursanız
kösnüdüm ona karşı
onu hep altımda istedim
başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla
düşmanı gösteriyorlar, ona saldırıyoruz
siz gidin artık
düşman dağıldı dedikleri anda
anlaşılıyor
baştan beri bütün yenik düşenlerle aynı kışlaktaymışız
incecik yas dumanı herkese ulaşıyor
sevinç günlerine hürya doluştuğumuzda 
tek başınayız.

Diyorum hepimizin bir gizli adı olsa gerek
belki çocuk ve ihtiyar, belki kadın ve erkek
hepimiz, herbirimiz gizli bir isimle adaşız
yoksa şimdiye kadar hesapların tutması lâzımdı
hayatımıza kendi adımızla başlardık 
bilmediğimiz bir isim, hesaptaki bu açık
belki dilimi çözer, aşkımı başlatırım
aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine
adımı aşkın üstüne kendim yazarım.
-ismet özel
http://www.youtube.com/watch?v=T2FyfqTYLiE&fb_source=message


istemezken adam,
ve şiirler kovulsalar da gitmezlerken
hatırına düştüğünde dizeler sertçe,
hatırından kaldırıp onları ( yıllar öncesinden, beyaz gazozlu leblebili bir yaz sinemasından  kolayca incinen cinsten bir kadın vardır çünkü orada)
dışarı döküyor dilinden.
hızlıca ve noktalamasız.
hızlıca ve noktalamasız, mühim değil bu ama.
değil mühim zira;
zaten başkalarının aşkıyla başlayan hayatımızdan,
ve başkalarının hayatlarını başlatacak yaşanmamış aşklarımızdan sonra geriye kalan her şey fazlasıyla anlamsız.
kadını silkeliyor adam,
silkeliyor silkelemesine ama yine de bir kaç kelime yapışıp kalıyor kadının üzerine.
bay kaylas'ı arıyor gözlerim arada sırada elimdeki kitabı yoklamayı bırakıp.
dibine çökmüş tüm şekeri,
yine de içip bitiriyorum yüzümü buruşturarak sonu buz gibi olmuş plastik bardaktaki sahlepimi.
bay kaylas.
neydi, neydi babasının adı.
hatırlamıyorum.
üzünçten yapılmıştı ama bir bunu hatırlıyorum. bir de elişi olduğunu.








21 Kasım 2011 Pazartesi

angela: hiçbir şey ağlayan bir kadın kadar güzel olamaz. ağlamayan kadınlar aptaldır.ağlamayan kadınları boykot etmeliyiz. modern kadınlar erkekleri taklit etmeye çalışıyor.

peyint çalışmalarıma bir yenisi daha

tevekkeli değil bunca koşmak delisi oluşum.
merhaba, 
beni biraz tanıyorsunuz. ben biraz herkesim çünkü. şeyden biliyorsunuz beni canım işte:sıradan.
merhaba,
beni biraz tanımıyorsunuz. ben biraz da hiç kimseyim çünkü. 
şimdi hani siz beni biraz tanımıyorsunuz ya, gelin şu birazı birazcık yapalım ve ben size biraz kendimden bahsedeyim. sonra biraz sevgiden.sonra biraz da sevgiyle benden.
sevginin tam kulak hizasında küt kesilmiş dümdüz saçları var.saçlarının ayrımı sağ taraftan.sol yanağının çenesine doğru biraz aşağısında sadece benim farkedebildiğim ufacık ve çok derin olmayan bir gamzesi var. kocaman koyu kahverengi gözleri minicik de bir ağzı. bir görseniz sevgiyi, tıpkı animelerden fırlamış gibi.çarpıcı bir güzelliği yok öyle. 
siz siz olun çarpıcı bir güzelliği olmayan her şeyiyle nev-i şahsına münhasır kadınlara çarpılmayın kardeşlerim.
ben size kendimden bahsedecektim değil mi?
portakalı ve elmayı daima kabuklarını parçalamadan soyan kendimden.eğer o kabuklar hafazanallah soyarken kopup parçalanıverirse başka birine dönüşüverecekmiş gibi tedirgin olup ertesi gün karşılaşacağı bütün talihsizlikleri parçalanan kabukla açıklayan ve tüm bunlardan sonra inanması çok güç olsa da en sevdiği yazar dostoyevski olan kendimden.
boşverin şimdi bütün bunları.
meyve kabuklarını parçalamadan soyabiliyor olmam ve işaret parmağım dışında bir numaram yok benim.
işaret parmağım konusunda daha açıklayıcı olmak isterdim ama sevgi bir mektup bile yazmadan gitti.
ben sizi sadece gecikmiş ankara treniyle giden kadınlara karşı uyaracağım şimdi.
gecikmiş ankara treniyle gelenler hakkında bir şey söylemek zebercet dururken bana düşmez .
ama size şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki kardeşlerim,
gecikmiş ankara treniyle ‘giden’ bütün kadınlardan uzak durmalısınız.
evet isimleri sevgi olmayanlardan bile.
işaret parmağınızı avucunda sımsıkı tutan ve öylece uyuyakalan kadınlardan uzak durmalısınız kardeşlerim.
çilek reçeli dururken tutup da ben en çok ayva reçelini seviyorum diyen
portakal ve mandalina kabuklarını katalitik sobada yakıp bütün odayı turuncu bir kokuya gark eden sonra da size böyle şarkılar dinletip 
“bazı kokular bazı şarkılarla çok yakışıyor” diyen kadınlardan uzak durmanızı rica edeceğim sizden.
sakın yanlış anlamayın sadece iyiliğiniz için.
sizi saatlerce turgut uyar’ın edip cansever’den daha iyi bir şair olduğuna ikna etmeye çalışan ve fikriniz ne olursa olsun değişmediğinde sizinle tam bir saat boyunca küs kalan kadınlardan şiddetle uzak durun size tavsiyem.
ben söylenmemiş çok fazla sözü olan bir adamım kardeşlerim.
ve sevgi söylenmiş çok fazla sözü olan bir kadındı.
eğer sevgi söylenmiş sözlerinin bir kısmını bana verseydi ve ben söylenmemiş sözlerimin bir kısmını ona,
sanırım sevgi gecikmiş ankara treniyle gitmiş olmazdı kardeşlerim.
size tavsiyem bitter çikolata seven ve sütlü çikolatayı daha çok sevdiğiniz için damak zevkinizi hafife alıp çikolatadan anlamadığınızı ima eden kadınlardan uzak durmanızdır kardeşlerim.
size tavsiyem katalitik sobayı yatırıp üzerine kestane dizen ve evde ses olsun istediği zamanlarda dvd’ye jules et jim’i takıp karşısında size siz lacivert istediğiniz halde bordo bir atkı ören kadınlardan uzak durmanızdır kardeşlerim.
sizin üç günlüğüne evde olmamanızdan istifade edip salonunuzu kendi evindeki gibi turkuaza, salondaki iki parça mobilyayı ve tahta iskemleleri de beyaza boyayan ve duvarlarınıza irili ufaklı beyaz bulutlar konduran  ”bak artık sahiden de aynı gökyüzüne bakacağız” diye bir de not bırakan kadınlardan şiddetle uzak durun size tavsiyem.
elma soyacağım siz de ister misiniz kardeşlerim?
karışmayın, artık böyle!
kabuğun parçalanmış olmasını amma dert ettiniz kendinize.
ben bile umursamıyorken.
telaş etmeyin ufak bir kesik sadece.
işaret parmağıma kaçırdım meyve bıçağını yanlışlıkla. 
boşverin şimdi beni,
meyve kabuklarını parçalamadan soyması ve işaret parmağı dışında hiç bir numarası olmayan bir adam bile değilim artık ben.
yedikule'de yaşamak hususundaki sonsuz arzumu anlayabilmeniz zor olmasa gerek.
çalıkuşu feride.




“Tepebaşı’ndan Pera’ya girerken
Küçük bir alandan geçeceksiniz
Geçmeyin
Sağda ufak bir dükkan vardır, benimdir
yi havalarda kapısı açıktır
İçersi biraz loştur
Loşolsun, ben severim, böylesi daha güzeldir
Ben, karım, bir de anjel
Biz üçümüz kürk kaplarız, kürk dikeriz
Anjel elimzide büyümüştür, iyi kızdır
Hemen hemen hiç konuşmayız - içersi biraz loştur -
Yoktur ki ne konuşsak yıllarca konuşmuşuz.

Ama baksak ki birbirimize arada
- Yorulunca işten bakarız da -
Sanki herkes yeni bir haber getirmiş gibidir
Öyledir öyledir
Yüzlerimiz ona göre kesilmiş
Ona göre biçilmiştir
Çünkü insan yalnızken katettiği yollardan
Ne zaman geri dönse yeni bir haber getirir”

bir oktay rıfat dizesiyle başlamalıydı gün

dikdörtgen prizma şeklindeki büyük değirmen kalemtraşın, pencere kenarına sıralanmış porselen çiçek saksılarının yanına saksı grubunun bir parçasıymışçasına yerleştirilmiş olmasını düzyazıyla açıklayabilseydim eğer, şiir anlamını yitirirdi.
ve şüphe yok ki bazı görüntüler, bazı durumlar, bazı aşklar, aşık olamayan bazı adamlar, aşık olmadan edemeyen bazı kadınlar, bazı saksılar, bazı kalemtraşlar.. şiir anlamını yitirmesin diyeydi.
Bir oktay rıfat dizesiyle başlamalıydı gün.
  istanbul birden eskiyivermişti.
çay acımış, çaydanlık paslanmıştı,boş zeytinyağı tenekelerindeki sardunyalarda ufak tefek buruşuk kadınların ilk gençlik heyecanları saklıydı. işte tüm bunlar yüzünden bir oktay rıfat dizesiyle başlamalıydı gün.
kalemtraşın yerinin anlamsızlığı öyle emretmişti.
saat onikiye on vardı. gün güneşsizdi. ve bir yoksunluk eki günü gün olmaktan çıkarmaya kabil değildi.
kadın kadındı ve bir aşk yoksunluğu bunu değiştirmeye kabil değildi.
saat onikiye on vardı ve bütün ev ahalisi uyuyordu. suyu şişeden içen halimle şiirlere yaraşmıyordum. bir yandan şişedeki suyu içip bir yandan çiçeklere su vermem gerektiğini düşünürken birden şişeyi ağzımdan çekip içinde kalan suyu 4 porselen saksıya bölüştürmeye başlamam-şişedeki su evdeki içme suyunun sonuyken hem de-mutfağa gidip bir çorba tasına çeşmeden su doldurmaya üşenmemle açıklansaydı eğer, şiir anlamını yitirirdi. ama bütün ev ahalisi uyuyordu, kimse ayrıntıları umursamıyordu rüyalar varken. bazı şeyler açıklanmıyordu, bazı rüyalar anlatılmıyor, bazıları anlatılamıyordu ve şliir anlamını asla yitirmiyordu.
bir oktay rıfat dizesiyle başlamalıydı gün.
nedeni malum, nedeni: içlerinde sardunyalar yetişen zeytinyağı tenekelerinin sakladığı sırlardan, değirmen kalemtraşın yerinin anlamsızlığından ve birden bire eskiyiveren istanbuldan müteşekkildi.
sabah ezanının sesine uyandım bugün aslında. tam karşıdaki iki katlı ahşap müstakilin ışıkları bir türlü yanmadı. kapısının üzerinde halbuki, arapça harflerle allah yazıyor. çalar saatin içindeki horoz rüyalarda belli ki.pijamalarımla sokağa fırlayıp ahşap evin ziline ahaliyi uyandırana kadar bassam şiirlere yaraşacağım ama beş dakika içinde tüm bunları aklımdan geçirip yeniden uyuyakalan halimle hiç bir boka yaramıyorum.
barış bıçakçı istanbuldayken bütün dünya için üzülürsünüz, ankaradaykense sadece ankara için diyor ya da ona benzer bir şey.
istanbul güzel eskimiş, istanbulun üzüncünü yani bütün dünyanın üzüncünü de ankara trenine saklıyorum. ve koltukta rüyasız uyuyan kızın tazeliğini biraz seyredip seviniyorum.
çok uyuyan ve çok üşüyen bir kız bu.
sevgi gibi.
aşık olduğu adam eskiden, yani biraz eskiden, bir zamanlar demeyeceğim, demeyeceğim çünkü bir ölümden bile bahsetsem o zaman masal sanıyorsunuz.
neyse ne diyordum, bir adam eskiden aşık olduğu, yeni biraz eskkiden, yolun karşısındaki tramvay durağında karşısındaki ufak tefek kızı öpüyordu. öyle karmaşık, çetrefilli bir adam değil oysa. tramvay durağı ve öpüşmekten bahsediyoruz burada ama. yanılıyor muyum acaba adamın çetrefilli ve karmaşık olmadığı konusunda. yanılıyorum mutlaka; o adam beni hiç öpmedi ki.
yanılıyorum mutlaka; sizi hiç öpmemiş adamlar ve kadınlar hakkında yalnızca yanılabilirsiniz zira.
Sevgi’ye benzeyen kız böyle zamanlarda herkesin aksine dünyanın çok küçük olduğuna değil çok büyük olduğuna karar veriyor. dünyanın çok büyük ve kendisinin bir rüzgarda savrulabilecek minik bir nokta kadar küçük olduğuna.
üzerindeki kabanı çıkarıyor kız.
hava 4 derece. titriyor. rüzgar kendisini daha rahat savursun, buradan başka bir yere savursun da nereye savurursa savursun diye kabanını çıkarıyor.
adam karşısındaki ufak tefek kızı öperken aşık olduğu adamın eskidenliği azalarak yok oluyor. muhtemelen istanbula karışıyor. istanbul demek bir gün içinde böyle böyle eskiyor.
istanbul durmadan, hiç durmadan eskiler alıyor. tramvay duraklarındaki bazı adamların aşık olunmalarının eskidenliklerini.
kız üşüyor. ufak tefek olan değil diğeri.
böyle zamanlarda diğerlerinin aksine dünya ne kadar da büyük diye düşünüyor.
bugün burada sizinle karşılaşmak ne büyük tesadüf, dünya hakikaten ne kadar da büyük ve ben ufak tefek olmamama rağmen ne kadar da küçüğüm dese mi yanlarına gidip.
iyi bir fikir değil bu.
çok soğuk. iyi bir fikir değil bu.  ufak tefek bir kız değil ama nokta kadar da aynı zamanda;
noktalama işaretlerini öğrenememiş ve her satırın sonuna cümle bitmemiş de olsa nokta koymayı adet haline getirmiş bir çocuğun noktası kadar .
adam sarılıp öptükçe ufak tefek olanı, hem de tramvay durağında, ufak tefek olmayan kız üşüyor.mecaz aramayın sözlerimde. şiir yazmıyoruz burada. hava 4 derece. kız ufak tefek değil yeterince. rüzgar hiç bir işe yaramıyor. kızın paltosunu çıkarıp işini kolaylaştırması rüzgarın, hiç bir işe yaramıyor.
kız orada öylece durup onları seyrediyor.
yeşil elbisesi, uçuşan dalgalı saçları, kırmızı ruju ve inci küpeleriyle kız sahiden de çok güzel görünüyor.
yalnız ve çok güzel.
yalnız kadınların daha güzelliği konusunda şairlerle hemfikir olmam beni bir şair yapmaya yetmiyor. kız adamı seyrediyor. 50 metre ötede ellerini ceplerinden arada bir saatine bakmak için çıkartan ince uzun bir adam ve tramvay kuyruğundaki gözlüklü yaşlı teyze titriyor olduğu halde paltosunu üzerine giymeyen kızı öpüşen çiftten daha izlenmeye değer buluyor olacaklar ki gözlerini bir an olsun kızdan ayırmıyorlar.
yalnız kadınların daha güzelliği genellemesi, 
ah keşke bu hepimizi şair yapmaya yetseydi: yaşlı kadını, beni ve ince uzun adamı.
kız tüm bunları anlayamayacak kadar üşüyor. kendisine durumu izah etmeye çalışıyorum, boşuna..
kız beni anlayamayacak kadar üşüyor. adamla ufak tefek kız ufak tefek olmayan kızın beni anlayamayacağı kadar öpüşüyorlar. 
sözlerimde mecaz aramayın aramayın çünkü rüzgar kızı oradan uzaklaştırmıyor, sadece tramvay geliyor. gidip bir oktay rıfat dizesiyle güne başlamalı çünkü tramvay geliyor.
aynaya bakar gibi bakarım onlara
onlar anlattıkça bulurum kendimi”

24 Ağustos 2011 Çarşamba

az eşyalı bir evin sonsuz huzurusun sen benim için ankara,

yarım bırakılmış bir kitabın sonsuz huzursuzluğusun.

hem boşluk, hem sonsuzluksun.

boşluktan sonsuzluk yaratmak bir nevi,

hani daha önce de anlatmıştım ya,

kağıdı rengarenk boyamak, sonra üzerini siyahla,

en sonda bir rotringin incecik ucuyla siyahı kazıyıp renkler çıkarmak.

sen işte o resimsin.

bu durumda senden başkasına soramam bu soruları ankara.

sorarım sormasına da,

güvenemem senden başkasının cevaplarına.

parkta pamuk helva satan o kadın bilerek mi pamuk helva yerine “pambık helva” diyordu?

“pamuk hevla” deseydi kuşkulanmazdım, ve bu soruyu sormazdım

pambık helva” deseydi de sormazdım.

ama her şey aynı anda yanlış olabilir mi ankara?

kelimelerin hepsi birden yanlış olabilir mi?

kafadan atmış bile olsan onca cevabının hepsi yanlış çıkmış olabilir mi?

ben olamaz demiştim ilkin.

nolur babam sonsuz yaşına kadar yaşasın diye gözyaşı döken bir çocukla,

nolur babam bu gece ölsün diye döken aynı gözyaşını bir başka çocuğun aynı anda var olduklarını bilmesem farklı olurdu belki de cevabım.

ikisinin de babaları ölünce deliler gibi ağlamaları var bir de.

ikisinin de kör olmaları.

ikisinin de sabunluyken ağlamaları.

aynı anda ama.

İKİSİNİN DE!

babam ölsün diye dualar edenin daha çok ama.

nokta kadar küçük gözüken bir uçağın kayan bir yıldız olduğunu söylediğimde gözleri parlayan 3 yaşındaki kuzenimin payı vardı belki bu cevabımda.

“uçak o geçen sen de!” diye açıklama yapan ve dileğimi kursağımda bırakan bir yetişkin olsaydı o gün yanımda yine farklı olurdu belki de cevabım.

böyle şarkılar olmasa ya da,

dünya üzerinde her şeyden çok değer verdiğim bir insanın 20 sene önce bugün doğmuş olduğunu bilmesem belki de silgiyi kaptığım gibi şu dakika değiştirirdim cevabımı.

ama değiştirmeyeceğim.

cevap anahtarım sensin bu gece ankara.

sen ne dersen o olacak.

ilk sorunun cevabını versen yeter,

hani şu pamuk helvalı olan.

o hepsini fazla fazla açıklıyor zaten.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

21 Ağustos 2011 Pazar

işte bulutsuz kış günleri için konserve yaptım birazcık.
sevgili elifis,( sen selçukkan amca yerine zaman makinesi ve tıkanmayan fıstıklı çikolata çeşmesinin mucidi hasır şapkalı bay phasilis gadget’in kızı olsaydın adın bu olurdu)

bay gadget phasilis’in kolalı ve papyonlu gömleğinin altına bermuda kapri giyen bir adam olduğu bilgisi de nasıl biri olduğunu merak edenlere gelsin o halde( az sonra bay phasilis’in paint’te çizilmiş temsili bir resmini de koyacağım)

bay phasilis’in minyatür karahindiba ağaçları ve üç bay phasilis büyüklüğünde devasal gemi çiçekleri yetiştirdiği bir tarlası var. (gemi çiçeklerinin temsili resmini de koyacağım az sonra)

az evvel annemin çeyizinden kalma teneke dikiş kutusundan aşırdığım beyaz iplik ( aşırdığım çünkü annem aldığım iğne ve iplikleri yerine koymadığım gerekçesiyle kutusuna dokunmama izin vermiyor) ve saçlarımı kıpkısa kestirmemle emekliye ayrılmış kancalı tokamın kancasını kopartıp kendime işlevsel mi işlevsel bir olta yaptım.

amacım oltayı gökyüzüne sallayıp biraz yıldız tutmaktı. oltayı gökyüzüne nasıl sallarsın demeyeceğini biliyorum ziraaaa yer çekimi kanunlarının tersine işlediği bir dünyada ece ayhan ve momo’ya kapı komşusu olarak yaşadığım bilgisine en birinci üç arkadaşımdan biri olarak elbette ki sahipsin.

tabi bu kez yıldız falan tutamadım zira gökyüzünde tek bir yıldız bile yoktu.

belki bilinçaltım üzerinde biraz araştırma yapılırsa zira demeyi bu kadar çok seviyor olmamın altından her ayın 7sinde ziraat bankasına yatan 240 tl lik öğrenim kredisi çıkabilir.

yıldız tutamamış olmamın benim beceriksizliğimden olduğunu söylemeye kalkanın hiç acımadan gizlice kolasına tükürürüm genşler.

yan tarafımda avlanan başarısız yazar hypollito’nun kovasında da aşıracak bir tek yıldız bulamadım yeağni demek ki neymiiiiş: ADAM OLUN!

neyse bu bahsi kapayalım.

yıldız ziyafeti planlarım suya düşünce babamın muntazam bir şekilde kesip dilimlediği süpersonik kokulu ama tadı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim karpuzla idare etmek zorunda kaldım. karpuzun tadı konusundaki fikirlerimi birileriyle paylaşabildiğim için mutluyum ziraaa babam yaptığı karpuz seçimleri konusunda biraz fazla hassas ve eleştiri kabul etmiyor.

aslına bakılırsa babam genel olarak pek eleştiri kabul etmiyor. aslına bakılırsaa sanırım babalar genel olarak eleştiriyi pek kabul etmiyorlar.

bay phasilis gadget öyle değil ama.

sana kısacaa senin için tutmaya başladığım defterin tarihçesinden bahsetmek isterim elifço.

6. sınıftayken ismi hicazi olan ve ninja kaplumbağalardaki splinter ustaya şaşılacak ölçüde benzeyen bir arkadaşıım ingilizce ödevimi kopyalamak karşılığında bana rüşvet olarak vermişti bu defteri. renkli doğuran silgilerin mucizevi kokusunu 9 senedir muhafaza ediyor olmasıysa onu doğum günü hediyenin bir parçası yaptı. ismi zencefil.

hicaziyle aranda bu defter marifetiyle kurulan mistik bağ evrenin çözülmez gizlerinin çokluğu konusunda sadece beni hayrete düşürdü sanırım.

ankara’ya dönene kadar geçecek 3 haftalık süre zarfı boyunca bu defteri bitirmem gerek.

gördüğümde ya da duyduğumda beni hayrete düşüren ve aaaeeeooooo diye zıplayarak parmakla gösterme gereği duyduğum her türlü şiir, şarkı, nesne ya da olay bu defterin içinde bir şekilde yer alacaak. meselaa üzerinde kırmızı salyangozlar çizili yeşil bir vosvos gördüm. vosvinin(bir vosvosum olursa adını vosvi koymaya 6 yaşımdayken ahdetmiştim) küçük bir parçasını koparıp bu defterin arasına koyacağım.

nasıl olacak o iş, atma recaağyi deme sakın bana.

sen de biliyorsun kii karşında yıldız tutma seferlerinden aasla eli boş dönmeyen(bugünü saymazsak elbet), alt kattaki komşu çocuğunu bir ipin ucuna bağladığı faber kastel silgiyle odasının penceresine tıklatmak suretiyle korkutuup “sen çok büyüksün abla yeaa kırarsın bisikletimi olmaz binemezsin” demesinin intikamını alan turunç saçlı bir kızcağız var.

seni çok seviyorum elifço!

ulamayı ve ketıl demeyi benim kadar çok seviyor olmanın sana olan sevgimle hiç alakası yok desem yalan söylemiş olurum.

şimdilik hoşçakal.


20 Ağustos 2011 Cumartesi

YİNE BAYAN SİNAMEKİ

şiirlerle tanımlı bir kadındı

ve şiirlerle tanımsız,

belki şiirler yüzünden tanımsız.

en mutlu günlerinde açıp okurdu tezer özlü’yü diğerlerinin aksine,

farklı tatları birbirine karıştırmayı zannediyormusunuz ki sadece yemek yaparken severdi?

zannediyor musunuz ki sadece yemek yaparken tariflere bağlı kalmazdı?

şehrin bütün duvarlarını bir anda havaya uçuracak bir düzenek tasarlıyordu onu son gördüğümde.

ve şehrin bütün zamanlarını bir de.

bildiği bütün renkleri eşit miktarda karıştırsa nasıl bir renk çıkacağını ortaya hep merak ederdi,

ama turuncuyu fazla kaçırmayacağı konusunda kendine bir türlü güvenemezdi.

şehirdeki bütün duyguları, bütün aşkları, bütün ölümleri, bütün uykusuzlukları ve daha nice bütünü ele geçirmek gibi bir hedefi vardı,

sonrasında şehrin en yüksek çatısına çıkıp ‘kapıııış’ diye bağırdıktan sonra hepsini aşağıda toplaşan insancıkların üzerine savuracaktı.

şehrin muhtelif yerlerinde göğe bakma durakları inşa etmek istiyordu yıkacağı duvarların yerine.

durmakla tanımlanmamış duraklar.

ismiyle müsemma olmayan.

ismi geçmişten kalan sevgili bir şiirin hatırı için “durak” olan duraklar.

yalın halinin yalnızlık olduğu sanılan insan türüyle ilgili devasal yanılgıyı ayyuka çıkartmak istiyordu türlü deneylerle.

bu korkunç hatanın farkına varınca tüm şehir,

yapılmış bütün sınavlar iptal olacaktı hesaplarına göre.

yapılmış bütün sınavların iptal edişini izlemek istiyordu keyifle;

bütün aşkların, bütün yalnızlıkların, bütün yalanların iptal edilişini izlemek istiyordu.

tüm isteklerini hiç bir zaman tarihi tarihine kullanılmamış talihsiz ajandasına kaydetmiş gitmeden önce.

kendisi için pişirmemi istediği tavuk suyuna çorbadan bir kaç kaşık anca içmiş.

ajandanın yanında turuncu sönmüş bir balon buldum son olarak.

şimdi hepsini birbirine karıştırmak için nesnelerden renkler çekiyorum bulutlardan başlayarak.

mavinin tadının acı kahve gibi olması şaşırttı beni en çok.

tüm bunları sadece ben şaşırayım diye tasarlamıştı belki de.

bayan sinamekinin yanından gelmişti büyük ihtimalle.

ve gecenin bir yarısı ıssız bir çocuk parkında turunçgil kokusunu almayan kapalı bir kaydırakta yüksek sesle tezer özlü okurken bulmam kuvvetle muhtemeldi ikisini.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

geçti bir teselli sözcüğü olmayı bırakalı ne kadar oldu sahi?

şiir kitaplarındaki gitmeli şiirlerin olduğu sayfaları kıvırıyorum ancak.
uzun ihsan efendi kadar bile olamıyorum.
öyle ya,
ben rüya görürken hep rüya gördüğümün bilincinde olurum.
değil ki düşlerimin atlasını çıkartayım.
pek vahim değil mi durumum?
size anlatacağım daha çok şey var.
çok fazla şey.
ağlayamadığım olur bazen.
hala hissedebiliyor olduğumu kendi kendime kanıtlamam gerekir bazen,
ve ben dünyanın en hüzünlü şarkıları eşliğinde ölümler düşler ağlarım.ben kendi kurduğum tuzaklara düşer ağlarım.
ben kendim, kendime kurduğum tuzaklara düşer ağlarım.
ben koskoca bir kendidüşerağlarım.
ne korkunç geliyor kulağa değil mi?
'KENDİDÜŞERAĞLAR'
bu daha hiç bir şey.
size anlatacaklarımın binde biri bile değil bu.
ben dünyanın en hüzünlü şarkıları eşliğinde ölümler düşler ağlarım demiştim ya;
düşlediğim ölümler,
işte onlar en sevdikleriminkiler.
biliyorum nefret ediyorsunuz şimdi benden.
ama benden nefret etmesini göze alıp da bunları anlatabildiğim bir tek siz varsınız.
ne olur beni biraz anlayın!

şiir kitaplarımdaki bütün kıvrılmış sayfaları kopartacağım bir gün.
kağıttan gemiler nasıl yapılır öğreneceğim babamdan.
önce babamın ölümünü düşleyeceğim ve tıpkı ölümünden 6 gün 5 saat 4 dakika önce bana öğrettiği gibi gemiler yapıp mavi el işi kağıtlarından, her birine birer fatiha okuyup
 mezarına bırakacağım babamın.
kaptanları ve tayfaları süresiz izne ayrılmış gemiler yapacağım koparttığım kıvrık şiirlerden sonra.
madem bu kadar gitmek istiyorsunuz diyeceğim, buyrun!
yeter ki gözüme gözüküp durmadan bana gitmekten bahsetmeyin.
yeter ki bana durmadan gitmekten bahsedip hayallerimin kanına girmeyin!
hafızamı kaybedeceğim tüm bunlar olup bittikten yıllar sonra bir kendimi ağlatma yöntemi olarak.
kaybolmuş hafızama bakınırken odamda, kitaplığımda
şiir kitaplarının yırtılmış sayfalarına anlam veremeyeceğim.
kitapları, üstelik de şiir kitaplarını hunharca yırtan zırcahile hıncımı alana kadar sayıp söveceğim.
istediği gemi değil, yolcu olmak olan zoraki gemilerin bedduları sonucu kaybettiğimi hafızamı,
hiç bilmeyeceğim.
yolcuların duası kabul olur derdi anneannem.
hafızam yerine geldiğinde ilk iş anneannemi arayıp
"yolcuların duası kabul olurmuş" sözünü,
"yoldaların duası kabul olurmuş" olarak değiştirmesi gerektiğini söyleyeceğim.
gemiler de yolcudan sayılmıyordurlar umarım ve yalancı çıkmam anneanneme karşı o gün geldiğinde.
derken bir gün
bir adam çıkagelecek sudan,
üzerinden kelimeler damlayan.
koparıp attığım gitmeli şiirlerden geliyor olduğundan şüphelendiğim bir adam.
boş atıp dolu tuttuğım kağıttan gemi şiirlerden gelme bir adam.
gitmek istediğim yerlerden gelmiş bir adam.
gelişine aşık olduğum, gidişine aşık olacağım,
kendisini 'hala ağlayabiliyorum seanslarıma' konu etmeye dahi asla cesaret edemeyeceğim bir adam.
kelimelerini kurulayacağım önce.
sonra ona sarılacağım.
bu arada ben sarılmamı annemden almışım.
adam da bana sarılacak.
o kadar çok sarı-lacağız ki sonbahar gelecek.
en sevdiğimiz mevsimin gizli tarifini ikimiz de biliyor olacağız.
çok gizli.
dünyanın en önemli sırrı bu belki.
bu sır kötü kişilerin eline geçerse dünyanın sonu gelir,
seni benim dışımda benim gibi sevecek olan herkes kötü kişidir
ve bu sır kötü kişilerin eline geçerse dünyamın sonu gelir.
hafızamı buluvereceğim,
kırışmış da halının altına düzelsin diye koymuşum meğer.
ah bu ben!
'sonra anneannemi arayacağım sözverdiğim gibi hafızam düzelir düzelmez'
telefona dedem çıkacak hüzünlü-mecalsiz bir sesle-
yo hayır.
artık hala hissedebiliyor olduğuma inanmak için böyle şeylere ihtiyacım yok.
sevdiklerimi öldürmeyeceğim artık söz veriyorum,
en azından o adam gidene kadar!
(ne olur artık nefret etmeyin benden
samimi değildim benden nefret etmesini göze aldığım kişiler olduğunuzu söylerken)
sonbaharın gizli tarifini biliyorum
sarılmamı annemden almışım babam söyledi.
tüm bunlar yetiyor inanmam için hissedebildiğime.
baştan alalım o halde o kısmı
'sonra anneannemi arayacağım sözverdiğim gibi hafızam düzelir düzelmez
telefona anneannemin kendisi çıkacak ve yanlış bilgisini yoldaların duaları kabul olurmuş şeklinde düzeltecek.
(gemiler de yolcudan sayılıyorsa anneannemin diline düşerim ya
hadi hayırlısı)
o adam uyurken çıkacağım evden bir gün o uyanana kadar geri dönmek üzere
kayıp ilanları asacağım şehirdeki bütün bulutların üzerlerine
kıvrık şiirlerden yapılma gemiler için,
belki bu sayede gitmek istemeyi bırakırım diye sulara salıverdiğim.
hepsinden değilse de birkaçından haber çıkacak.
izlerini sürüp, bulacağım da o birkaçını
ve ellerinden tutup eve getireceğim.
bunların hepsi o adam uyanıncaya kadar geçen küçücük bir zamana sığacak.
artık düşlerimde de korkmadan uzaklaşabiliyorum dilediğimce.
gördüklerimin düş olduğunun bilincinde olmadığım zamanlar bile oluyor artık inanabiliyor musunuz?
acemice yerlerine bantlıyorum hepsini şiirlerin üşenmeden.
akşam olduğunda biraz meyve biraz şiir hazırlıyorum o adamla kendime.
o akşam yola çıkma kararı alıyoruz hemen ertesi sabah için.
ertesi sabah yalnız uyanıyorum.
yo hayır,
ağlayabildiğimi sınamak için yapmadım bu kez inanın ne olur.
sadece bir düştü.
ağladığımı sınamak için yapmadım ama bu kez her zamankinden fazla ağladım.
sarılmamı kendisinden aldığım annem sarılarak 'geçti' dedi.
sadece bir düştü.
sorun da bu ya işte: GEÇTİ!
'geçti' bir teselli sözcüğü olmayı bırakalı ne kadar oldu sahi?

12 Ağustos 2011 Cuma




bir günlük bütün sesleriniz ve kelimeleriniz karşılığında
'kurabildiğiniz kadar hayal bedava.






7 Ağustos 2011 Pazar

ağladım ama o nereden bilecek artık bunu acım azalsın diye yapmadığımı.





ağlamaktan başka bir seçeneğiniz olmadığında size verilmiş bir joker hakkıdır uyku.
su küçüğün der gibi sırasını uykuya verir ölüm her defasında
küçükten büyüğe sıralamalarında hataya düşmezdi eşini geçen yıl bir ikindi vakti kaybeden ali bey kabuslar olmasa.
(kilerli bir zihne taşındı o günden sonra ve ikindi kahvaltılarını bıraktı.
 sıralamalarda hataya düşmeye başladı işte bir de.
ikindi kahvaltılarını bırakmak mı, ikindi vakitlerinde hep uyumak mı baş ağrısı yapıyordu bilinmez)
ali bey'in hikayesini başka bir gün anlatacağım size söz.
ama bugün beni dinleyin ne olur.
dinliyor gibi yapsanız bile olur.
beni uyanık tutmanız gerek.
ömrünüzün sonuna kadar vicdan azabıyla yaşarsınız yoksa
beni uyanık tutmanız gerek!

ağrı kesicilerimi kullanmam öyle pek zorunda kalmadıkça.
babamın tembihlerinden değil de;
bittiklerinde sağlık ocağına gidip yenisini yazdırmaya üşendiğimden işte.
uykularımı da kullanmam öyle pek zorunda kalmadıkça.
olağanüstü hal dönemi uykuları elbette ki bahsettiğim(ali bey'in ikindi uykuları gibi anlıyorsunuz ya)
(demokratik ya da değil bunu sorgulamak zamanı değil şimdi)
kullanmam.
anlayacaklar haksız olmadığımı zamanı geldiğinde.
ben hiç bir zaman bir bilge olmadım oturup iki çift laf etmişliğimizin olmadıklarının zannettiklerinin aksine.
ben haklılığımın anlaşılmasını hiç bir zaman zamana bırakmadım.
hep konuştum, hep yazdım.
bir şey değişmedi çoğu zaman.
bir şey değişmediğini bile bile ben hep anlattım;
ama konuştum, ama yazdım.
zaman hep haddimi bildirdi;
doğru zaman gelmeden ne konuşmalar kar etti, ne yazmalar.
ancak, ancak işte susmalar.
onu da ben yapamadım.
işte, yine aynı şeyi yapacağım:
anlatacağım!
uykularımı ne zaman için ayırdığımı.
sen geleceksin hiç şüphesiz
yazamadığımız, hüzünlü şarkılar dinleyemediğimiz, oturup kadınakıllı hüzünlü bir şiir okuyamadığımız bir zaman gelecek hiç şüphesiz.
ve gün gelecek, sen geldiğin gibi gideceksin (ya da ben bilmiyorum)
sonra hüzünlü şiirler okuduğumuz, hüzünlü şarkılar dinlediğimiz, gözlerimizi korkak alıştırmayıp ve hatta kurutupta kışa sakladığımız bir zaman gelecek.
(hatta laf aramızda hiç kimselere okutmadığımız ağlak aşk şiirleri bile yazdığımız bir zaman olacak bu)
sonra geri döneceğiz aynı anda.
birimizden birinin olduğu yerde kalması gerek buluşabilmemiz için oysa.
bu basit gerçeği idrak etmemizi engelleyecek sonsuz özlememiz.
şiir kitaplarını tarumar edeceğiz sonra hep bütün.
şiir şiir gezeceğiz, kara sular inecek kalbimize.
neyse yine dağıttım konuyu.
joker hakkı diyordum, uyku diyordum;
ölüm her kerresinde küçüğüne öncelik tanıyor diyordum.
eski bir istanbul beyefendisi gibi köklü alışkanlıkları var ölümün diyordum.
diyordum,
hep diyordum da bir türlü haklı çıkamıyordum.
zaman haddimi bildiriyordu her defasında.
bir yandan anlatıyor bir yandan zamanın gelmesini bekliyordum.




5 Ağustos 2011 Cuma

matmazel bugün boğulmak yasak



bir renk düşlemedim önce.
ya da bir suret düşlemedim.
parçalardan bütün yaratmadım. yani anlayacağın.
ben hiç bir şey yaratmadım aslında, sen ben kendimi bildim bileli hep vardın.

kimseye, kimselere anlatamadım.
anlatırdım bana kalsa.
ama ille bir suret istediler.
ağzımı her açmaya kalktığımda  "neye benziyor" dediler.
gözümün kararı yoktur ki benim.
tabuta girerken yanına hiç bir şey almaya izin vermiyorlarmış diyorlar inanırım.
böyle yasakları var bazı yerlerin.
hayallere girerken de yanına hiç bir şey aldırmıyorlar mesela.
kağıt kaleme izin var ama.
bilirsin resme kabiliyetim yoktur.
adres tarif etmekse en beceremediğim şeydir.
her polisiye film izleyişimde düşünürüm bir gün bana bir robot resim çizdirmeye kalksalar ne yaparım diye kara kara.
bilmiyorum anlatabiliyor uyum?
kendi yöntemlerimle yazıyorum ben de seni hal böyle olunca.
belki bir gün biri anlar diye ne demek istediğimi ve neye benzediğini.
anlar da tanır,
götürür beni sana.
o birine yazıyorum işte bunları.
en yakın arkadaşlarıma ya da küçükken tuttuğum günlükleri gizlediğim yerlerden bulup aşık olduklarımın bilgisine ulaşan ama seninle ilgili yazdıklarımdan pek de bir mana çıkartamadığından olacak bunları okumayı bırakan ve beni yazdıklarım için gizli yerler aramak zahetinden kurtaran anneme değil  o "birine"

hazlarında 1001 hüzün vardır onun sevgili o biri.
her gece başucumda bana bir tanesini anlatır

"sesinin yumuşaklığı acıtır.
ama can yakan cinsten bir acı değildir bu.
belki sadece bir gözyaşı söktürücü.
dedim ya onun hazlarında 1001 hüzün vardır.
hüzünlerinde de 1001 haz.
henüz kitaplaştırılmamıştır.
bu yüzden okunmaz, sadece ama sadece anlatılır.
anlatılan masalları okunanlardan daha çok severim ben.
düzgün cümleler değildir umrumda olan.
ama o anlatırken bile hep düzgün cümleler kuran, kitaplardakiler gibi yapmacık ve zorlama olmayan.

dedem gücenmesin, çocukluğuma ihanet ettiğimi düşünmesin ama ben en çok onun masal anlatmasını seviyorum uyumadan önce.
nedensiz değil  bu elbette.
masal bitmeden asla gitmez o.
ben uyusam da gitmez.
dedem giderdi.
uyuduğumda da masalı duymaya devam ettiğimi bildiğinden mi yoksa masalları gerçekten çok fazla önemsediğinden mi bilmiyorum ama gitmez işte masal bitmeden.
diğerlerinin dediği gibi kalbimin köşeli olmadığını bilir.
ona dokunmuşluğu vardır.
kıvrımlarında elini gezdirmişliği..
ağlamışlığı bu yumuşaklık karşısında,
benim onun sesinin yumuşaklığı karşısında ağlayışım gibi.
kalbim köşeli olduğundan ve eline battığından değil.
(kalbim diğerlerinin söylediği gibi köşeli falan değil)
gözyaşı söktürücü gibi bir şey işte.
artık düzgün cümleler beklemeyin benden.
sezgi kapılarına anahtar olacak kelimelerim yok ya..
anlayın işte.
hiç bir şifalı bitkiler kitabının içinde aramayın bahsettiğim gözyaşı söktürücüyü.
aramayın boşuna bulamazsınız.
onunla kaybedeceğiniz zamanı benim için bir şiiri aramakla geçirin iyisi mi.
"matmazel bugün boğulmak yasak" ismi
kimin yazdığını hatırlamıyorum
 ve şiiri de.
ama beni boğulmaktan alıkoyacak şey olsa olsa yalnızca o olur bu gece.
şimdi bana bir iyilik yapın ve o şiiri bulun.
boğulmama yetecek kadardan fazlası var elimde:
bir şarkı, bir yokluk, kayıp bir şiir.

4 Ağustos 2011 Perşembe

bir su olsam ben de bulanık ya da berrak ha tanrım?

 

iki yüz çeşit kuş beslerdi

puro dumanlarına karşı açık bir duyarlılığı vardı

kelebekler, bilyeler, midyeler toplardı

gerçeküstücülerin bile tavanını parçalayan bir hayal gücü vardı

fillerin iki saat, zürafaların üç saat uyuduğunu

ilk o buldu

küçük bir suydu kadın.

ilhan berk




ben de küçük bir sudan daha fazlası olmak istemedim aslında.
berrak olmam ya da olmamam da hiç farketmezdi .
birileri sadece üzerime eğildiklerinde hem beni, hem kendilerini görseler yeterdi.
koroya öğrenci seçerken piyanoyla bambaşka bir melodi çalardı ya hani müzik öğretmeni
ve siz o melodiyi umursamadan başka bir şarkıyı dosdoğru söylemek zorunda olurdunuz.
kendi şarkınızla ilgilenmek zorunda.
öyle bir şey işte.
sudaki kendi görüntüsüyle değil suyun kendisiyle ilgilenen adamlar var olduğu sürece aşk da var olacaktı.
küçük bir su olmayı istemek belki de risk almaktı;
bu aşklardan kadın başına kaç tane düştüğünü bilmeden.
ilhan berkten cesaret alıp hep su olmak istedim ben yine de.