24 Kasım 2011 Perşembe

başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
yaprakla yağmurun aşkı mesela
kim olsa serpilen coşturuyor bizi
imreniyoruz başkalarının mahvına
yağmur mahvoluyor çarparak
kendini parçalıyor maşukunun açılan kıvrımında
yaprak dirimle irkiliyor nazlı ve mağrur
silkiniyor vuran her damlayla
başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkasıyla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı
ilk önce damarlarımızda duyduğumuz çağıltısını uzak iklimlerin
kokusu gitmediğimiz şehirlerin önceden
bir baş dönmesiyle kabarıyor hafızamızda
sonra ayrılıklar düşüne dalıyoruz,
bize ait olan ne kadar uzakta!


başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
başkalarının düşünceleriyle değil
"üstümde yıldızlı gök" demişti kkönigsberg'li
"içerimde ahlak yasası"
yasa mı? kimin için? ne için? neyi berkitir yasa?
ister gözünü oğuştur, istersen tetiği çek
idam mangasındasın içinde yasa varsa
girmem, girmedim mangalara
yer etmedi adalet duygusu içinmde benim
çünkü ben ömrümce adle boyun eğdim
yıldızlı gökten bana soracak olursanız
kösnüdüm ona karşı
onu hep altımda istedim
başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla
düşmanı gösteriyorlar, ona saldırıyoruz
siz gidin artık
düşman dağıldı dedikleri anda
anlaşılıyor
baştan beri bütün yenik düşenlerle aynı kışlaktaymışız
incecik yas dumanı herkese ulaşıyor
sevinç günlerine hürya doluştuğumuzda 
tek başınayız.

Diyorum hepimizin bir gizli adı olsa gerek
belki çocuk ve ihtiyar, belki kadın ve erkek
hepimiz, herbirimiz gizli bir isimle adaşız
yoksa şimdiye kadar hesapların tutması lâzımdı
hayatımıza kendi adımızla başlardık 
bilmediğimiz bir isim, hesaptaki bu açık
belki dilimi çözer, aşkımı başlatırım
aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine
adımı aşkın üstüne kendim yazarım.
-ismet özel
http://www.youtube.com/watch?v=T2FyfqTYLiE&fb_source=message


istemezken adam,
ve şiirler kovulsalar da gitmezlerken
hatırına düştüğünde dizeler sertçe,
hatırından kaldırıp onları ( yıllar öncesinden, beyaz gazozlu leblebili bir yaz sinemasından  kolayca incinen cinsten bir kadın vardır çünkü orada)
dışarı döküyor dilinden.
hızlıca ve noktalamasız.
hızlıca ve noktalamasız, mühim değil bu ama.
değil mühim zira;
zaten başkalarının aşkıyla başlayan hayatımızdan,
ve başkalarının hayatlarını başlatacak yaşanmamış aşklarımızdan sonra geriye kalan her şey fazlasıyla anlamsız.
kadını silkeliyor adam,
silkeliyor silkelemesine ama yine de bir kaç kelime yapışıp kalıyor kadının üzerine.
bay kaylas'ı arıyor gözlerim arada sırada elimdeki kitabı yoklamayı bırakıp.
dibine çökmüş tüm şekeri,
yine de içip bitiriyorum yüzümü buruşturarak sonu buz gibi olmuş plastik bardaktaki sahlepimi.
bay kaylas.
neydi, neydi babasının adı.
hatırlamıyorum.
üzünçten yapılmıştı ama bir bunu hatırlıyorum. bir de elişi olduğunu.








21 Kasım 2011 Pazartesi

angela: hiçbir şey ağlayan bir kadın kadar güzel olamaz. ağlamayan kadınlar aptaldır.ağlamayan kadınları boykot etmeliyiz. modern kadınlar erkekleri taklit etmeye çalışıyor.

peyint çalışmalarıma bir yenisi daha

tevekkeli değil bunca koşmak delisi oluşum.
merhaba, 
beni biraz tanıyorsunuz. ben biraz herkesim çünkü. şeyden biliyorsunuz beni canım işte:sıradan.
merhaba,
beni biraz tanımıyorsunuz. ben biraz da hiç kimseyim çünkü. 
şimdi hani siz beni biraz tanımıyorsunuz ya, gelin şu birazı birazcık yapalım ve ben size biraz kendimden bahsedeyim. sonra biraz sevgiden.sonra biraz da sevgiyle benden.
sevginin tam kulak hizasında küt kesilmiş dümdüz saçları var.saçlarının ayrımı sağ taraftan.sol yanağının çenesine doğru biraz aşağısında sadece benim farkedebildiğim ufacık ve çok derin olmayan bir gamzesi var. kocaman koyu kahverengi gözleri minicik de bir ağzı. bir görseniz sevgiyi, tıpkı animelerden fırlamış gibi.çarpıcı bir güzelliği yok öyle. 
siz siz olun çarpıcı bir güzelliği olmayan her şeyiyle nev-i şahsına münhasır kadınlara çarpılmayın kardeşlerim.
ben size kendimden bahsedecektim değil mi?
portakalı ve elmayı daima kabuklarını parçalamadan soyan kendimden.eğer o kabuklar hafazanallah soyarken kopup parçalanıverirse başka birine dönüşüverecekmiş gibi tedirgin olup ertesi gün karşılaşacağı bütün talihsizlikleri parçalanan kabukla açıklayan ve tüm bunlardan sonra inanması çok güç olsa da en sevdiği yazar dostoyevski olan kendimden.
boşverin şimdi bütün bunları.
meyve kabuklarını parçalamadan soyabiliyor olmam ve işaret parmağım dışında bir numaram yok benim.
işaret parmağım konusunda daha açıklayıcı olmak isterdim ama sevgi bir mektup bile yazmadan gitti.
ben sizi sadece gecikmiş ankara treniyle giden kadınlara karşı uyaracağım şimdi.
gecikmiş ankara treniyle gelenler hakkında bir şey söylemek zebercet dururken bana düşmez .
ama size şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki kardeşlerim,
gecikmiş ankara treniyle ‘giden’ bütün kadınlardan uzak durmalısınız.
evet isimleri sevgi olmayanlardan bile.
işaret parmağınızı avucunda sımsıkı tutan ve öylece uyuyakalan kadınlardan uzak durmalısınız kardeşlerim.
çilek reçeli dururken tutup da ben en çok ayva reçelini seviyorum diyen
portakal ve mandalina kabuklarını katalitik sobada yakıp bütün odayı turuncu bir kokuya gark eden sonra da size böyle şarkılar dinletip 
“bazı kokular bazı şarkılarla çok yakışıyor” diyen kadınlardan uzak durmanızı rica edeceğim sizden.
sakın yanlış anlamayın sadece iyiliğiniz için.
sizi saatlerce turgut uyar’ın edip cansever’den daha iyi bir şair olduğuna ikna etmeye çalışan ve fikriniz ne olursa olsun değişmediğinde sizinle tam bir saat boyunca küs kalan kadınlardan şiddetle uzak durun size tavsiyem.
ben söylenmemiş çok fazla sözü olan bir adamım kardeşlerim.
ve sevgi söylenmiş çok fazla sözü olan bir kadındı.
eğer sevgi söylenmiş sözlerinin bir kısmını bana verseydi ve ben söylenmemiş sözlerimin bir kısmını ona,
sanırım sevgi gecikmiş ankara treniyle gitmiş olmazdı kardeşlerim.
size tavsiyem bitter çikolata seven ve sütlü çikolatayı daha çok sevdiğiniz için damak zevkinizi hafife alıp çikolatadan anlamadığınızı ima eden kadınlardan uzak durmanızdır kardeşlerim.
size tavsiyem katalitik sobayı yatırıp üzerine kestane dizen ve evde ses olsun istediği zamanlarda dvd’ye jules et jim’i takıp karşısında size siz lacivert istediğiniz halde bordo bir atkı ören kadınlardan uzak durmanızdır kardeşlerim.
sizin üç günlüğüne evde olmamanızdan istifade edip salonunuzu kendi evindeki gibi turkuaza, salondaki iki parça mobilyayı ve tahta iskemleleri de beyaza boyayan ve duvarlarınıza irili ufaklı beyaz bulutlar konduran  ”bak artık sahiden de aynı gökyüzüne bakacağız” diye bir de not bırakan kadınlardan şiddetle uzak durun size tavsiyem.
elma soyacağım siz de ister misiniz kardeşlerim?
karışmayın, artık böyle!
kabuğun parçalanmış olmasını amma dert ettiniz kendinize.
ben bile umursamıyorken.
telaş etmeyin ufak bir kesik sadece.
işaret parmağıma kaçırdım meyve bıçağını yanlışlıkla. 
boşverin şimdi beni,
meyve kabuklarını parçalamadan soyması ve işaret parmağı dışında hiç bir numarası olmayan bir adam bile değilim artık ben.
yedikule'de yaşamak hususundaki sonsuz arzumu anlayabilmeniz zor olmasa gerek.
çalıkuşu feride.




“Tepebaşı’ndan Pera’ya girerken
Küçük bir alandan geçeceksiniz
Geçmeyin
Sağda ufak bir dükkan vardır, benimdir
yi havalarda kapısı açıktır
İçersi biraz loştur
Loşolsun, ben severim, böylesi daha güzeldir
Ben, karım, bir de anjel
Biz üçümüz kürk kaplarız, kürk dikeriz
Anjel elimzide büyümüştür, iyi kızdır
Hemen hemen hiç konuşmayız - içersi biraz loştur -
Yoktur ki ne konuşsak yıllarca konuşmuşuz.

Ama baksak ki birbirimize arada
- Yorulunca işten bakarız da -
Sanki herkes yeni bir haber getirmiş gibidir
Öyledir öyledir
Yüzlerimiz ona göre kesilmiş
Ona göre biçilmiştir
Çünkü insan yalnızken katettiği yollardan
Ne zaman geri dönse yeni bir haber getirir”

bir oktay rıfat dizesiyle başlamalıydı gün

dikdörtgen prizma şeklindeki büyük değirmen kalemtraşın, pencere kenarına sıralanmış porselen çiçek saksılarının yanına saksı grubunun bir parçasıymışçasına yerleştirilmiş olmasını düzyazıyla açıklayabilseydim eğer, şiir anlamını yitirirdi.
ve şüphe yok ki bazı görüntüler, bazı durumlar, bazı aşklar, aşık olamayan bazı adamlar, aşık olmadan edemeyen bazı kadınlar, bazı saksılar, bazı kalemtraşlar.. şiir anlamını yitirmesin diyeydi.
Bir oktay rıfat dizesiyle başlamalıydı gün.
  istanbul birden eskiyivermişti.
çay acımış, çaydanlık paslanmıştı,boş zeytinyağı tenekelerindeki sardunyalarda ufak tefek buruşuk kadınların ilk gençlik heyecanları saklıydı. işte tüm bunlar yüzünden bir oktay rıfat dizesiyle başlamalıydı gün.
kalemtraşın yerinin anlamsızlığı öyle emretmişti.
saat onikiye on vardı. gün güneşsizdi. ve bir yoksunluk eki günü gün olmaktan çıkarmaya kabil değildi.
kadın kadındı ve bir aşk yoksunluğu bunu değiştirmeye kabil değildi.
saat onikiye on vardı ve bütün ev ahalisi uyuyordu. suyu şişeden içen halimle şiirlere yaraşmıyordum. bir yandan şişedeki suyu içip bir yandan çiçeklere su vermem gerektiğini düşünürken birden şişeyi ağzımdan çekip içinde kalan suyu 4 porselen saksıya bölüştürmeye başlamam-şişedeki su evdeki içme suyunun sonuyken hem de-mutfağa gidip bir çorba tasına çeşmeden su doldurmaya üşenmemle açıklansaydı eğer, şiir anlamını yitirirdi. ama bütün ev ahalisi uyuyordu, kimse ayrıntıları umursamıyordu rüyalar varken. bazı şeyler açıklanmıyordu, bazı rüyalar anlatılmıyor, bazıları anlatılamıyordu ve şliir anlamını asla yitirmiyordu.
bir oktay rıfat dizesiyle başlamalıydı gün.
nedeni malum, nedeni: içlerinde sardunyalar yetişen zeytinyağı tenekelerinin sakladığı sırlardan, değirmen kalemtraşın yerinin anlamsızlığından ve birden bire eskiyiveren istanbuldan müteşekkildi.
sabah ezanının sesine uyandım bugün aslında. tam karşıdaki iki katlı ahşap müstakilin ışıkları bir türlü yanmadı. kapısının üzerinde halbuki, arapça harflerle allah yazıyor. çalar saatin içindeki horoz rüyalarda belli ki.pijamalarımla sokağa fırlayıp ahşap evin ziline ahaliyi uyandırana kadar bassam şiirlere yaraşacağım ama beş dakika içinde tüm bunları aklımdan geçirip yeniden uyuyakalan halimle hiç bir boka yaramıyorum.
barış bıçakçı istanbuldayken bütün dünya için üzülürsünüz, ankaradaykense sadece ankara için diyor ya da ona benzer bir şey.
istanbul güzel eskimiş, istanbulun üzüncünü yani bütün dünyanın üzüncünü de ankara trenine saklıyorum. ve koltukta rüyasız uyuyan kızın tazeliğini biraz seyredip seviniyorum.
çok uyuyan ve çok üşüyen bir kız bu.
sevgi gibi.
aşık olduğu adam eskiden, yani biraz eskiden, bir zamanlar demeyeceğim, demeyeceğim çünkü bir ölümden bile bahsetsem o zaman masal sanıyorsunuz.
neyse ne diyordum, bir adam eskiden aşık olduğu, yeni biraz eskkiden, yolun karşısındaki tramvay durağında karşısındaki ufak tefek kızı öpüyordu. öyle karmaşık, çetrefilli bir adam değil oysa. tramvay durağı ve öpüşmekten bahsediyoruz burada ama. yanılıyor muyum acaba adamın çetrefilli ve karmaşık olmadığı konusunda. yanılıyorum mutlaka; o adam beni hiç öpmedi ki.
yanılıyorum mutlaka; sizi hiç öpmemiş adamlar ve kadınlar hakkında yalnızca yanılabilirsiniz zira.
Sevgi’ye benzeyen kız böyle zamanlarda herkesin aksine dünyanın çok küçük olduğuna değil çok büyük olduğuna karar veriyor. dünyanın çok büyük ve kendisinin bir rüzgarda savrulabilecek minik bir nokta kadar küçük olduğuna.
üzerindeki kabanı çıkarıyor kız.
hava 4 derece. titriyor. rüzgar kendisini daha rahat savursun, buradan başka bir yere savursun da nereye savurursa savursun diye kabanını çıkarıyor.
adam karşısındaki ufak tefek kızı öperken aşık olduğu adamın eskidenliği azalarak yok oluyor. muhtemelen istanbula karışıyor. istanbul demek bir gün içinde böyle böyle eskiyor.
istanbul durmadan, hiç durmadan eskiler alıyor. tramvay duraklarındaki bazı adamların aşık olunmalarının eskidenliklerini.
kız üşüyor. ufak tefek olan değil diğeri.
böyle zamanlarda diğerlerinin aksine dünya ne kadar da büyük diye düşünüyor.
bugün burada sizinle karşılaşmak ne büyük tesadüf, dünya hakikaten ne kadar da büyük ve ben ufak tefek olmamama rağmen ne kadar da küçüğüm dese mi yanlarına gidip.
iyi bir fikir değil bu.
çok soğuk. iyi bir fikir değil bu.  ufak tefek bir kız değil ama nokta kadar da aynı zamanda;
noktalama işaretlerini öğrenememiş ve her satırın sonuna cümle bitmemiş de olsa nokta koymayı adet haline getirmiş bir çocuğun noktası kadar .
adam sarılıp öptükçe ufak tefek olanı, hem de tramvay durağında, ufak tefek olmayan kız üşüyor.mecaz aramayın sözlerimde. şiir yazmıyoruz burada. hava 4 derece. kız ufak tefek değil yeterince. rüzgar hiç bir işe yaramıyor. kızın paltosunu çıkarıp işini kolaylaştırması rüzgarın, hiç bir işe yaramıyor.
kız orada öylece durup onları seyrediyor.
yeşil elbisesi, uçuşan dalgalı saçları, kırmızı ruju ve inci küpeleriyle kız sahiden de çok güzel görünüyor.
yalnız ve çok güzel.
yalnız kadınların daha güzelliği konusunda şairlerle hemfikir olmam beni bir şair yapmaya yetmiyor. kız adamı seyrediyor. 50 metre ötede ellerini ceplerinden arada bir saatine bakmak için çıkartan ince uzun bir adam ve tramvay kuyruğundaki gözlüklü yaşlı teyze titriyor olduğu halde paltosunu üzerine giymeyen kızı öpüşen çiftten daha izlenmeye değer buluyor olacaklar ki gözlerini bir an olsun kızdan ayırmıyorlar.
yalnız kadınların daha güzelliği genellemesi, 
ah keşke bu hepimizi şair yapmaya yetseydi: yaşlı kadını, beni ve ince uzun adamı.
kız tüm bunları anlayamayacak kadar üşüyor. kendisine durumu izah etmeye çalışıyorum, boşuna..
kız beni anlayamayacak kadar üşüyor. adamla ufak tefek kız ufak tefek olmayan kızın beni anlayamayacağı kadar öpüşüyorlar. 
sözlerimde mecaz aramayın aramayın çünkü rüzgar kızı oradan uzaklaştırmıyor, sadece tramvay geliyor. gidip bir oktay rıfat dizesiyle güne başlamalı çünkü tramvay geliyor.
aynaya bakar gibi bakarım onlara
onlar anlattıkça bulurum kendimi”