21 Kasım 2011 Pazartesi

bir oktay rıfat dizesiyle başlamalıydı gün

dikdörtgen prizma şeklindeki büyük değirmen kalemtraşın, pencere kenarına sıralanmış porselen çiçek saksılarının yanına saksı grubunun bir parçasıymışçasına yerleştirilmiş olmasını düzyazıyla açıklayabilseydim eğer, şiir anlamını yitirirdi.
ve şüphe yok ki bazı görüntüler, bazı durumlar, bazı aşklar, aşık olamayan bazı adamlar, aşık olmadan edemeyen bazı kadınlar, bazı saksılar, bazı kalemtraşlar.. şiir anlamını yitirmesin diyeydi.
Bir oktay rıfat dizesiyle başlamalıydı gün.
  istanbul birden eskiyivermişti.
çay acımış, çaydanlık paslanmıştı,boş zeytinyağı tenekelerindeki sardunyalarda ufak tefek buruşuk kadınların ilk gençlik heyecanları saklıydı. işte tüm bunlar yüzünden bir oktay rıfat dizesiyle başlamalıydı gün.
kalemtraşın yerinin anlamsızlığı öyle emretmişti.
saat onikiye on vardı. gün güneşsizdi. ve bir yoksunluk eki günü gün olmaktan çıkarmaya kabil değildi.
kadın kadındı ve bir aşk yoksunluğu bunu değiştirmeye kabil değildi.
saat onikiye on vardı ve bütün ev ahalisi uyuyordu. suyu şişeden içen halimle şiirlere yaraşmıyordum. bir yandan şişedeki suyu içip bir yandan çiçeklere su vermem gerektiğini düşünürken birden şişeyi ağzımdan çekip içinde kalan suyu 4 porselen saksıya bölüştürmeye başlamam-şişedeki su evdeki içme suyunun sonuyken hem de-mutfağa gidip bir çorba tasına çeşmeden su doldurmaya üşenmemle açıklansaydı eğer, şiir anlamını yitirirdi. ama bütün ev ahalisi uyuyordu, kimse ayrıntıları umursamıyordu rüyalar varken. bazı şeyler açıklanmıyordu, bazı rüyalar anlatılmıyor, bazıları anlatılamıyordu ve şliir anlamını asla yitirmiyordu.
bir oktay rıfat dizesiyle başlamalıydı gün.
nedeni malum, nedeni: içlerinde sardunyalar yetişen zeytinyağı tenekelerinin sakladığı sırlardan, değirmen kalemtraşın yerinin anlamsızlığından ve birden bire eskiyiveren istanbuldan müteşekkildi.
sabah ezanının sesine uyandım bugün aslında. tam karşıdaki iki katlı ahşap müstakilin ışıkları bir türlü yanmadı. kapısının üzerinde halbuki, arapça harflerle allah yazıyor. çalar saatin içindeki horoz rüyalarda belli ki.pijamalarımla sokağa fırlayıp ahşap evin ziline ahaliyi uyandırana kadar bassam şiirlere yaraşacağım ama beş dakika içinde tüm bunları aklımdan geçirip yeniden uyuyakalan halimle hiç bir boka yaramıyorum.
barış bıçakçı istanbuldayken bütün dünya için üzülürsünüz, ankaradaykense sadece ankara için diyor ya da ona benzer bir şey.
istanbul güzel eskimiş, istanbulun üzüncünü yani bütün dünyanın üzüncünü de ankara trenine saklıyorum. ve koltukta rüyasız uyuyan kızın tazeliğini biraz seyredip seviniyorum.
çok uyuyan ve çok üşüyen bir kız bu.
sevgi gibi.
aşık olduğu adam eskiden, yani biraz eskiden, bir zamanlar demeyeceğim, demeyeceğim çünkü bir ölümden bile bahsetsem o zaman masal sanıyorsunuz.
neyse ne diyordum, bir adam eskiden aşık olduğu, yeni biraz eskkiden, yolun karşısındaki tramvay durağında karşısındaki ufak tefek kızı öpüyordu. öyle karmaşık, çetrefilli bir adam değil oysa. tramvay durağı ve öpüşmekten bahsediyoruz burada ama. yanılıyor muyum acaba adamın çetrefilli ve karmaşık olmadığı konusunda. yanılıyorum mutlaka; o adam beni hiç öpmedi ki.
yanılıyorum mutlaka; sizi hiç öpmemiş adamlar ve kadınlar hakkında yalnızca yanılabilirsiniz zira.
Sevgi’ye benzeyen kız böyle zamanlarda herkesin aksine dünyanın çok küçük olduğuna değil çok büyük olduğuna karar veriyor. dünyanın çok büyük ve kendisinin bir rüzgarda savrulabilecek minik bir nokta kadar küçük olduğuna.
üzerindeki kabanı çıkarıyor kız.
hava 4 derece. titriyor. rüzgar kendisini daha rahat savursun, buradan başka bir yere savursun da nereye savurursa savursun diye kabanını çıkarıyor.
adam karşısındaki ufak tefek kızı öperken aşık olduğu adamın eskidenliği azalarak yok oluyor. muhtemelen istanbula karışıyor. istanbul demek bir gün içinde böyle böyle eskiyor.
istanbul durmadan, hiç durmadan eskiler alıyor. tramvay duraklarındaki bazı adamların aşık olunmalarının eskidenliklerini.
kız üşüyor. ufak tefek olan değil diğeri.
böyle zamanlarda diğerlerinin aksine dünya ne kadar da büyük diye düşünüyor.
bugün burada sizinle karşılaşmak ne büyük tesadüf, dünya hakikaten ne kadar da büyük ve ben ufak tefek olmamama rağmen ne kadar da küçüğüm dese mi yanlarına gidip.
iyi bir fikir değil bu.
çok soğuk. iyi bir fikir değil bu.  ufak tefek bir kız değil ama nokta kadar da aynı zamanda;
noktalama işaretlerini öğrenememiş ve her satırın sonuna cümle bitmemiş de olsa nokta koymayı adet haline getirmiş bir çocuğun noktası kadar .
adam sarılıp öptükçe ufak tefek olanı, hem de tramvay durağında, ufak tefek olmayan kız üşüyor.mecaz aramayın sözlerimde. şiir yazmıyoruz burada. hava 4 derece. kız ufak tefek değil yeterince. rüzgar hiç bir işe yaramıyor. kızın paltosunu çıkarıp işini kolaylaştırması rüzgarın, hiç bir işe yaramıyor.
kız orada öylece durup onları seyrediyor.
yeşil elbisesi, uçuşan dalgalı saçları, kırmızı ruju ve inci küpeleriyle kız sahiden de çok güzel görünüyor.
yalnız ve çok güzel.
yalnız kadınların daha güzelliği konusunda şairlerle hemfikir olmam beni bir şair yapmaya yetmiyor. kız adamı seyrediyor. 50 metre ötede ellerini ceplerinden arada bir saatine bakmak için çıkartan ince uzun bir adam ve tramvay kuyruğundaki gözlüklü yaşlı teyze titriyor olduğu halde paltosunu üzerine giymeyen kızı öpüşen çiftten daha izlenmeye değer buluyor olacaklar ki gözlerini bir an olsun kızdan ayırmıyorlar.
yalnız kadınların daha güzelliği genellemesi, 
ah keşke bu hepimizi şair yapmaya yetseydi: yaşlı kadını, beni ve ince uzun adamı.
kız tüm bunları anlayamayacak kadar üşüyor. kendisine durumu izah etmeye çalışıyorum, boşuna..
kız beni anlayamayacak kadar üşüyor. adamla ufak tefek kız ufak tefek olmayan kızın beni anlayamayacağı kadar öpüşüyorlar. 
sözlerimde mecaz aramayın aramayın çünkü rüzgar kızı oradan uzaklaştırmıyor, sadece tramvay geliyor. gidip bir oktay rıfat dizesiyle güne başlamalı çünkü tramvay geliyor.
aynaya bakar gibi bakarım onlara
onlar anlattıkça bulurum kendimi”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder