24 Ağustos 2011 Çarşamba

az eşyalı bir evin sonsuz huzurusun sen benim için ankara,

yarım bırakılmış bir kitabın sonsuz huzursuzluğusun.

hem boşluk, hem sonsuzluksun.

boşluktan sonsuzluk yaratmak bir nevi,

hani daha önce de anlatmıştım ya,

kağıdı rengarenk boyamak, sonra üzerini siyahla,

en sonda bir rotringin incecik ucuyla siyahı kazıyıp renkler çıkarmak.

sen işte o resimsin.

bu durumda senden başkasına soramam bu soruları ankara.

sorarım sormasına da,

güvenemem senden başkasının cevaplarına.

parkta pamuk helva satan o kadın bilerek mi pamuk helva yerine “pambık helva” diyordu?

“pamuk hevla” deseydi kuşkulanmazdım, ve bu soruyu sormazdım

pambık helva” deseydi de sormazdım.

ama her şey aynı anda yanlış olabilir mi ankara?

kelimelerin hepsi birden yanlış olabilir mi?

kafadan atmış bile olsan onca cevabının hepsi yanlış çıkmış olabilir mi?

ben olamaz demiştim ilkin.

nolur babam sonsuz yaşına kadar yaşasın diye gözyaşı döken bir çocukla,

nolur babam bu gece ölsün diye döken aynı gözyaşını bir başka çocuğun aynı anda var olduklarını bilmesem farklı olurdu belki de cevabım.

ikisinin de babaları ölünce deliler gibi ağlamaları var bir de.

ikisinin de kör olmaları.

ikisinin de sabunluyken ağlamaları.

aynı anda ama.

İKİSİNİN DE!

babam ölsün diye dualar edenin daha çok ama.

nokta kadar küçük gözüken bir uçağın kayan bir yıldız olduğunu söylediğimde gözleri parlayan 3 yaşındaki kuzenimin payı vardı belki bu cevabımda.

“uçak o geçen sen de!” diye açıklama yapan ve dileğimi kursağımda bırakan bir yetişkin olsaydı o gün yanımda yine farklı olurdu belki de cevabım.

böyle şarkılar olmasa ya da,

dünya üzerinde her şeyden çok değer verdiğim bir insanın 20 sene önce bugün doğmuş olduğunu bilmesem belki de silgiyi kaptığım gibi şu dakika değiştirirdim cevabımı.

ama değiştirmeyeceğim.

cevap anahtarım sensin bu gece ankara.

sen ne dersen o olacak.

ilk sorunun cevabını versen yeter,

hani şu pamuk helvalı olan.

o hepsini fazla fazla açıklıyor zaten.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

21 Ağustos 2011 Pazar

işte bulutsuz kış günleri için konserve yaptım birazcık.
sevgili elifis,( sen selçukkan amca yerine zaman makinesi ve tıkanmayan fıstıklı çikolata çeşmesinin mucidi hasır şapkalı bay phasilis gadget’in kızı olsaydın adın bu olurdu)

bay gadget phasilis’in kolalı ve papyonlu gömleğinin altına bermuda kapri giyen bir adam olduğu bilgisi de nasıl biri olduğunu merak edenlere gelsin o halde( az sonra bay phasilis’in paint’te çizilmiş temsili bir resmini de koyacağım)

bay phasilis’in minyatür karahindiba ağaçları ve üç bay phasilis büyüklüğünde devasal gemi çiçekleri yetiştirdiği bir tarlası var. (gemi çiçeklerinin temsili resmini de koyacağım az sonra)

az evvel annemin çeyizinden kalma teneke dikiş kutusundan aşırdığım beyaz iplik ( aşırdığım çünkü annem aldığım iğne ve iplikleri yerine koymadığım gerekçesiyle kutusuna dokunmama izin vermiyor) ve saçlarımı kıpkısa kestirmemle emekliye ayrılmış kancalı tokamın kancasını kopartıp kendime işlevsel mi işlevsel bir olta yaptım.

amacım oltayı gökyüzüne sallayıp biraz yıldız tutmaktı. oltayı gökyüzüne nasıl sallarsın demeyeceğini biliyorum ziraaaa yer çekimi kanunlarının tersine işlediği bir dünyada ece ayhan ve momo’ya kapı komşusu olarak yaşadığım bilgisine en birinci üç arkadaşımdan biri olarak elbette ki sahipsin.

tabi bu kez yıldız falan tutamadım zira gökyüzünde tek bir yıldız bile yoktu.

belki bilinçaltım üzerinde biraz araştırma yapılırsa zira demeyi bu kadar çok seviyor olmamın altından her ayın 7sinde ziraat bankasına yatan 240 tl lik öğrenim kredisi çıkabilir.

yıldız tutamamış olmamın benim beceriksizliğimden olduğunu söylemeye kalkanın hiç acımadan gizlice kolasına tükürürüm genşler.

yan tarafımda avlanan başarısız yazar hypollito’nun kovasında da aşıracak bir tek yıldız bulamadım yeağni demek ki neymiiiiş: ADAM OLUN!

neyse bu bahsi kapayalım.

yıldız ziyafeti planlarım suya düşünce babamın muntazam bir şekilde kesip dilimlediği süpersonik kokulu ama tadı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim karpuzla idare etmek zorunda kaldım. karpuzun tadı konusundaki fikirlerimi birileriyle paylaşabildiğim için mutluyum ziraaa babam yaptığı karpuz seçimleri konusunda biraz fazla hassas ve eleştiri kabul etmiyor.

aslına bakılırsa babam genel olarak pek eleştiri kabul etmiyor. aslına bakılırsaa sanırım babalar genel olarak eleştiriyi pek kabul etmiyorlar.

bay phasilis gadget öyle değil ama.

sana kısacaa senin için tutmaya başladığım defterin tarihçesinden bahsetmek isterim elifço.

6. sınıftayken ismi hicazi olan ve ninja kaplumbağalardaki splinter ustaya şaşılacak ölçüde benzeyen bir arkadaşıım ingilizce ödevimi kopyalamak karşılığında bana rüşvet olarak vermişti bu defteri. renkli doğuran silgilerin mucizevi kokusunu 9 senedir muhafaza ediyor olmasıysa onu doğum günü hediyenin bir parçası yaptı. ismi zencefil.

hicaziyle aranda bu defter marifetiyle kurulan mistik bağ evrenin çözülmez gizlerinin çokluğu konusunda sadece beni hayrete düşürdü sanırım.

ankara’ya dönene kadar geçecek 3 haftalık süre zarfı boyunca bu defteri bitirmem gerek.

gördüğümde ya da duyduğumda beni hayrete düşüren ve aaaeeeooooo diye zıplayarak parmakla gösterme gereği duyduğum her türlü şiir, şarkı, nesne ya da olay bu defterin içinde bir şekilde yer alacaak. meselaa üzerinde kırmızı salyangozlar çizili yeşil bir vosvos gördüm. vosvinin(bir vosvosum olursa adını vosvi koymaya 6 yaşımdayken ahdetmiştim) küçük bir parçasını koparıp bu defterin arasına koyacağım.

nasıl olacak o iş, atma recaağyi deme sakın bana.

sen de biliyorsun kii karşında yıldız tutma seferlerinden aasla eli boş dönmeyen(bugünü saymazsak elbet), alt kattaki komşu çocuğunu bir ipin ucuna bağladığı faber kastel silgiyle odasının penceresine tıklatmak suretiyle korkutuup “sen çok büyüksün abla yeaa kırarsın bisikletimi olmaz binemezsin” demesinin intikamını alan turunç saçlı bir kızcağız var.

seni çok seviyorum elifço!

ulamayı ve ketıl demeyi benim kadar çok seviyor olmanın sana olan sevgimle hiç alakası yok desem yalan söylemiş olurum.

şimdilik hoşçakal.


20 Ağustos 2011 Cumartesi

YİNE BAYAN SİNAMEKİ

şiirlerle tanımlı bir kadındı

ve şiirlerle tanımsız,

belki şiirler yüzünden tanımsız.

en mutlu günlerinde açıp okurdu tezer özlü’yü diğerlerinin aksine,

farklı tatları birbirine karıştırmayı zannediyormusunuz ki sadece yemek yaparken severdi?

zannediyor musunuz ki sadece yemek yaparken tariflere bağlı kalmazdı?

şehrin bütün duvarlarını bir anda havaya uçuracak bir düzenek tasarlıyordu onu son gördüğümde.

ve şehrin bütün zamanlarını bir de.

bildiği bütün renkleri eşit miktarda karıştırsa nasıl bir renk çıkacağını ortaya hep merak ederdi,

ama turuncuyu fazla kaçırmayacağı konusunda kendine bir türlü güvenemezdi.

şehirdeki bütün duyguları, bütün aşkları, bütün ölümleri, bütün uykusuzlukları ve daha nice bütünü ele geçirmek gibi bir hedefi vardı,

sonrasında şehrin en yüksek çatısına çıkıp ‘kapıııış’ diye bağırdıktan sonra hepsini aşağıda toplaşan insancıkların üzerine savuracaktı.

şehrin muhtelif yerlerinde göğe bakma durakları inşa etmek istiyordu yıkacağı duvarların yerine.

durmakla tanımlanmamış duraklar.

ismiyle müsemma olmayan.

ismi geçmişten kalan sevgili bir şiirin hatırı için “durak” olan duraklar.

yalın halinin yalnızlık olduğu sanılan insan türüyle ilgili devasal yanılgıyı ayyuka çıkartmak istiyordu türlü deneylerle.

bu korkunç hatanın farkına varınca tüm şehir,

yapılmış bütün sınavlar iptal olacaktı hesaplarına göre.

yapılmış bütün sınavların iptal edişini izlemek istiyordu keyifle;

bütün aşkların, bütün yalnızlıkların, bütün yalanların iptal edilişini izlemek istiyordu.

tüm isteklerini hiç bir zaman tarihi tarihine kullanılmamış talihsiz ajandasına kaydetmiş gitmeden önce.

kendisi için pişirmemi istediği tavuk suyuna çorbadan bir kaç kaşık anca içmiş.

ajandanın yanında turuncu sönmüş bir balon buldum son olarak.

şimdi hepsini birbirine karıştırmak için nesnelerden renkler çekiyorum bulutlardan başlayarak.

mavinin tadının acı kahve gibi olması şaşırttı beni en çok.

tüm bunları sadece ben şaşırayım diye tasarlamıştı belki de.

bayan sinamekinin yanından gelmişti büyük ihtimalle.

ve gecenin bir yarısı ıssız bir çocuk parkında turunçgil kokusunu almayan kapalı bir kaydırakta yüksek sesle tezer özlü okurken bulmam kuvvetle muhtemeldi ikisini.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

geçti bir teselli sözcüğü olmayı bırakalı ne kadar oldu sahi?

şiir kitaplarındaki gitmeli şiirlerin olduğu sayfaları kıvırıyorum ancak.
uzun ihsan efendi kadar bile olamıyorum.
öyle ya,
ben rüya görürken hep rüya gördüğümün bilincinde olurum.
değil ki düşlerimin atlasını çıkartayım.
pek vahim değil mi durumum?
size anlatacağım daha çok şey var.
çok fazla şey.
ağlayamadığım olur bazen.
hala hissedebiliyor olduğumu kendi kendime kanıtlamam gerekir bazen,
ve ben dünyanın en hüzünlü şarkıları eşliğinde ölümler düşler ağlarım.ben kendi kurduğum tuzaklara düşer ağlarım.
ben kendim, kendime kurduğum tuzaklara düşer ağlarım.
ben koskoca bir kendidüşerağlarım.
ne korkunç geliyor kulağa değil mi?
'KENDİDÜŞERAĞLAR'
bu daha hiç bir şey.
size anlatacaklarımın binde biri bile değil bu.
ben dünyanın en hüzünlü şarkıları eşliğinde ölümler düşler ağlarım demiştim ya;
düşlediğim ölümler,
işte onlar en sevdikleriminkiler.
biliyorum nefret ediyorsunuz şimdi benden.
ama benden nefret etmesini göze alıp da bunları anlatabildiğim bir tek siz varsınız.
ne olur beni biraz anlayın!

şiir kitaplarımdaki bütün kıvrılmış sayfaları kopartacağım bir gün.
kağıttan gemiler nasıl yapılır öğreneceğim babamdan.
önce babamın ölümünü düşleyeceğim ve tıpkı ölümünden 6 gün 5 saat 4 dakika önce bana öğrettiği gibi gemiler yapıp mavi el işi kağıtlarından, her birine birer fatiha okuyup
 mezarına bırakacağım babamın.
kaptanları ve tayfaları süresiz izne ayrılmış gemiler yapacağım koparttığım kıvrık şiirlerden sonra.
madem bu kadar gitmek istiyorsunuz diyeceğim, buyrun!
yeter ki gözüme gözüküp durmadan bana gitmekten bahsetmeyin.
yeter ki bana durmadan gitmekten bahsedip hayallerimin kanına girmeyin!
hafızamı kaybedeceğim tüm bunlar olup bittikten yıllar sonra bir kendimi ağlatma yöntemi olarak.
kaybolmuş hafızama bakınırken odamda, kitaplığımda
şiir kitaplarının yırtılmış sayfalarına anlam veremeyeceğim.
kitapları, üstelik de şiir kitaplarını hunharca yırtan zırcahile hıncımı alana kadar sayıp söveceğim.
istediği gemi değil, yolcu olmak olan zoraki gemilerin bedduları sonucu kaybettiğimi hafızamı,
hiç bilmeyeceğim.
yolcuların duası kabul olur derdi anneannem.
hafızam yerine geldiğinde ilk iş anneannemi arayıp
"yolcuların duası kabul olurmuş" sözünü,
"yoldaların duası kabul olurmuş" olarak değiştirmesi gerektiğini söyleyeceğim.
gemiler de yolcudan sayılmıyordurlar umarım ve yalancı çıkmam anneanneme karşı o gün geldiğinde.
derken bir gün
bir adam çıkagelecek sudan,
üzerinden kelimeler damlayan.
koparıp attığım gitmeli şiirlerden geliyor olduğundan şüphelendiğim bir adam.
boş atıp dolu tuttuğım kağıttan gemi şiirlerden gelme bir adam.
gitmek istediğim yerlerden gelmiş bir adam.
gelişine aşık olduğum, gidişine aşık olacağım,
kendisini 'hala ağlayabiliyorum seanslarıma' konu etmeye dahi asla cesaret edemeyeceğim bir adam.
kelimelerini kurulayacağım önce.
sonra ona sarılacağım.
bu arada ben sarılmamı annemden almışım.
adam da bana sarılacak.
o kadar çok sarı-lacağız ki sonbahar gelecek.
en sevdiğimiz mevsimin gizli tarifini ikimiz de biliyor olacağız.
çok gizli.
dünyanın en önemli sırrı bu belki.
bu sır kötü kişilerin eline geçerse dünyanın sonu gelir,
seni benim dışımda benim gibi sevecek olan herkes kötü kişidir
ve bu sır kötü kişilerin eline geçerse dünyamın sonu gelir.
hafızamı buluvereceğim,
kırışmış da halının altına düzelsin diye koymuşum meğer.
ah bu ben!
'sonra anneannemi arayacağım sözverdiğim gibi hafızam düzelir düzelmez'
telefona dedem çıkacak hüzünlü-mecalsiz bir sesle-
yo hayır.
artık hala hissedebiliyor olduğuma inanmak için böyle şeylere ihtiyacım yok.
sevdiklerimi öldürmeyeceğim artık söz veriyorum,
en azından o adam gidene kadar!
(ne olur artık nefret etmeyin benden
samimi değildim benden nefret etmesini göze aldığım kişiler olduğunuzu söylerken)
sonbaharın gizli tarifini biliyorum
sarılmamı annemden almışım babam söyledi.
tüm bunlar yetiyor inanmam için hissedebildiğime.
baştan alalım o halde o kısmı
'sonra anneannemi arayacağım sözverdiğim gibi hafızam düzelir düzelmez
telefona anneannemin kendisi çıkacak ve yanlış bilgisini yoldaların duaları kabul olurmuş şeklinde düzeltecek.
(gemiler de yolcudan sayılıyorsa anneannemin diline düşerim ya
hadi hayırlısı)
o adam uyurken çıkacağım evden bir gün o uyanana kadar geri dönmek üzere
kayıp ilanları asacağım şehirdeki bütün bulutların üzerlerine
kıvrık şiirlerden yapılma gemiler için,
belki bu sayede gitmek istemeyi bırakırım diye sulara salıverdiğim.
hepsinden değilse de birkaçından haber çıkacak.
izlerini sürüp, bulacağım da o birkaçını
ve ellerinden tutup eve getireceğim.
bunların hepsi o adam uyanıncaya kadar geçen küçücük bir zamana sığacak.
artık düşlerimde de korkmadan uzaklaşabiliyorum dilediğimce.
gördüklerimin düş olduğunun bilincinde olmadığım zamanlar bile oluyor artık inanabiliyor musunuz?
acemice yerlerine bantlıyorum hepsini şiirlerin üşenmeden.
akşam olduğunda biraz meyve biraz şiir hazırlıyorum o adamla kendime.
o akşam yola çıkma kararı alıyoruz hemen ertesi sabah için.
ertesi sabah yalnız uyanıyorum.
yo hayır,
ağlayabildiğimi sınamak için yapmadım bu kez inanın ne olur.
sadece bir düştü.
ağladığımı sınamak için yapmadım ama bu kez her zamankinden fazla ağladım.
sarılmamı kendisinden aldığım annem sarılarak 'geçti' dedi.
sadece bir düştü.
sorun da bu ya işte: GEÇTİ!
'geçti' bir teselli sözcüğü olmayı bırakalı ne kadar oldu sahi?

12 Ağustos 2011 Cuma




bir günlük bütün sesleriniz ve kelimeleriniz karşılığında
'kurabildiğiniz kadar hayal bedava.






7 Ağustos 2011 Pazar

ağladım ama o nereden bilecek artık bunu acım azalsın diye yapmadığımı.





ağlamaktan başka bir seçeneğiniz olmadığında size verilmiş bir joker hakkıdır uyku.
su küçüğün der gibi sırasını uykuya verir ölüm her defasında
küçükten büyüğe sıralamalarında hataya düşmezdi eşini geçen yıl bir ikindi vakti kaybeden ali bey kabuslar olmasa.
(kilerli bir zihne taşındı o günden sonra ve ikindi kahvaltılarını bıraktı.
 sıralamalarda hataya düşmeye başladı işte bir de.
ikindi kahvaltılarını bırakmak mı, ikindi vakitlerinde hep uyumak mı baş ağrısı yapıyordu bilinmez)
ali bey'in hikayesini başka bir gün anlatacağım size söz.
ama bugün beni dinleyin ne olur.
dinliyor gibi yapsanız bile olur.
beni uyanık tutmanız gerek.
ömrünüzün sonuna kadar vicdan azabıyla yaşarsınız yoksa
beni uyanık tutmanız gerek!

ağrı kesicilerimi kullanmam öyle pek zorunda kalmadıkça.
babamın tembihlerinden değil de;
bittiklerinde sağlık ocağına gidip yenisini yazdırmaya üşendiğimden işte.
uykularımı da kullanmam öyle pek zorunda kalmadıkça.
olağanüstü hal dönemi uykuları elbette ki bahsettiğim(ali bey'in ikindi uykuları gibi anlıyorsunuz ya)
(demokratik ya da değil bunu sorgulamak zamanı değil şimdi)
kullanmam.
anlayacaklar haksız olmadığımı zamanı geldiğinde.
ben hiç bir zaman bir bilge olmadım oturup iki çift laf etmişliğimizin olmadıklarının zannettiklerinin aksine.
ben haklılığımın anlaşılmasını hiç bir zaman zamana bırakmadım.
hep konuştum, hep yazdım.
bir şey değişmedi çoğu zaman.
bir şey değişmediğini bile bile ben hep anlattım;
ama konuştum, ama yazdım.
zaman hep haddimi bildirdi;
doğru zaman gelmeden ne konuşmalar kar etti, ne yazmalar.
ancak, ancak işte susmalar.
onu da ben yapamadım.
işte, yine aynı şeyi yapacağım:
anlatacağım!
uykularımı ne zaman için ayırdığımı.
sen geleceksin hiç şüphesiz
yazamadığımız, hüzünlü şarkılar dinleyemediğimiz, oturup kadınakıllı hüzünlü bir şiir okuyamadığımız bir zaman gelecek hiç şüphesiz.
ve gün gelecek, sen geldiğin gibi gideceksin (ya da ben bilmiyorum)
sonra hüzünlü şiirler okuduğumuz, hüzünlü şarkılar dinlediğimiz, gözlerimizi korkak alıştırmayıp ve hatta kurutupta kışa sakladığımız bir zaman gelecek.
(hatta laf aramızda hiç kimselere okutmadığımız ağlak aşk şiirleri bile yazdığımız bir zaman olacak bu)
sonra geri döneceğiz aynı anda.
birimizden birinin olduğu yerde kalması gerek buluşabilmemiz için oysa.
bu basit gerçeği idrak etmemizi engelleyecek sonsuz özlememiz.
şiir kitaplarını tarumar edeceğiz sonra hep bütün.
şiir şiir gezeceğiz, kara sular inecek kalbimize.
neyse yine dağıttım konuyu.
joker hakkı diyordum, uyku diyordum;
ölüm her kerresinde küçüğüne öncelik tanıyor diyordum.
eski bir istanbul beyefendisi gibi köklü alışkanlıkları var ölümün diyordum.
diyordum,
hep diyordum da bir türlü haklı çıkamıyordum.
zaman haddimi bildiriyordu her defasında.
bir yandan anlatıyor bir yandan zamanın gelmesini bekliyordum.




5 Ağustos 2011 Cuma

matmazel bugün boğulmak yasak



bir renk düşlemedim önce.
ya da bir suret düşlemedim.
parçalardan bütün yaratmadım. yani anlayacağın.
ben hiç bir şey yaratmadım aslında, sen ben kendimi bildim bileli hep vardın.

kimseye, kimselere anlatamadım.
anlatırdım bana kalsa.
ama ille bir suret istediler.
ağzımı her açmaya kalktığımda  "neye benziyor" dediler.
gözümün kararı yoktur ki benim.
tabuta girerken yanına hiç bir şey almaya izin vermiyorlarmış diyorlar inanırım.
böyle yasakları var bazı yerlerin.
hayallere girerken de yanına hiç bir şey aldırmıyorlar mesela.
kağıt kaleme izin var ama.
bilirsin resme kabiliyetim yoktur.
adres tarif etmekse en beceremediğim şeydir.
her polisiye film izleyişimde düşünürüm bir gün bana bir robot resim çizdirmeye kalksalar ne yaparım diye kara kara.
bilmiyorum anlatabiliyor uyum?
kendi yöntemlerimle yazıyorum ben de seni hal böyle olunca.
belki bir gün biri anlar diye ne demek istediğimi ve neye benzediğini.
anlar da tanır,
götürür beni sana.
o birine yazıyorum işte bunları.
en yakın arkadaşlarıma ya da küçükken tuttuğum günlükleri gizlediğim yerlerden bulup aşık olduklarımın bilgisine ulaşan ama seninle ilgili yazdıklarımdan pek de bir mana çıkartamadığından olacak bunları okumayı bırakan ve beni yazdıklarım için gizli yerler aramak zahetinden kurtaran anneme değil  o "birine"

hazlarında 1001 hüzün vardır onun sevgili o biri.
her gece başucumda bana bir tanesini anlatır

"sesinin yumuşaklığı acıtır.
ama can yakan cinsten bir acı değildir bu.
belki sadece bir gözyaşı söktürücü.
dedim ya onun hazlarında 1001 hüzün vardır.
hüzünlerinde de 1001 haz.
henüz kitaplaştırılmamıştır.
bu yüzden okunmaz, sadece ama sadece anlatılır.
anlatılan masalları okunanlardan daha çok severim ben.
düzgün cümleler değildir umrumda olan.
ama o anlatırken bile hep düzgün cümleler kuran, kitaplardakiler gibi yapmacık ve zorlama olmayan.

dedem gücenmesin, çocukluğuma ihanet ettiğimi düşünmesin ama ben en çok onun masal anlatmasını seviyorum uyumadan önce.
nedensiz değil  bu elbette.
masal bitmeden asla gitmez o.
ben uyusam da gitmez.
dedem giderdi.
uyuduğumda da masalı duymaya devam ettiğimi bildiğinden mi yoksa masalları gerçekten çok fazla önemsediğinden mi bilmiyorum ama gitmez işte masal bitmeden.
diğerlerinin dediği gibi kalbimin köşeli olmadığını bilir.
ona dokunmuşluğu vardır.
kıvrımlarında elini gezdirmişliği..
ağlamışlığı bu yumuşaklık karşısında,
benim onun sesinin yumuşaklığı karşısında ağlayışım gibi.
kalbim köşeli olduğundan ve eline battığından değil.
(kalbim diğerlerinin söylediği gibi köşeli falan değil)
gözyaşı söktürücü gibi bir şey işte.
artık düzgün cümleler beklemeyin benden.
sezgi kapılarına anahtar olacak kelimelerim yok ya..
anlayın işte.
hiç bir şifalı bitkiler kitabının içinde aramayın bahsettiğim gözyaşı söktürücüyü.
aramayın boşuna bulamazsınız.
onunla kaybedeceğiniz zamanı benim için bir şiiri aramakla geçirin iyisi mi.
"matmazel bugün boğulmak yasak" ismi
kimin yazdığını hatırlamıyorum
 ve şiiri de.
ama beni boğulmaktan alıkoyacak şey olsa olsa yalnızca o olur bu gece.
şimdi bana bir iyilik yapın ve o şiiri bulun.
boğulmama yetecek kadardan fazlası var elimde:
bir şarkı, bir yokluk, kayıp bir şiir.

4 Ağustos 2011 Perşembe

bir su olsam ben de bulanık ya da berrak ha tanrım?

 

iki yüz çeşit kuş beslerdi

puro dumanlarına karşı açık bir duyarlılığı vardı

kelebekler, bilyeler, midyeler toplardı

gerçeküstücülerin bile tavanını parçalayan bir hayal gücü vardı

fillerin iki saat, zürafaların üç saat uyuduğunu

ilk o buldu

küçük bir suydu kadın.

ilhan berk




ben de küçük bir sudan daha fazlası olmak istemedim aslında.
berrak olmam ya da olmamam da hiç farketmezdi .
birileri sadece üzerime eğildiklerinde hem beni, hem kendilerini görseler yeterdi.
koroya öğrenci seçerken piyanoyla bambaşka bir melodi çalardı ya hani müzik öğretmeni
ve siz o melodiyi umursamadan başka bir şarkıyı dosdoğru söylemek zorunda olurdunuz.
kendi şarkınızla ilgilenmek zorunda.
öyle bir şey işte.
sudaki kendi görüntüsüyle değil suyun kendisiyle ilgilenen adamlar var olduğu sürece aşk da var olacaktı.
küçük bir su olmayı istemek belki de risk almaktı;
bu aşklardan kadın başına kaç tane düştüğünü bilmeden.
ilhan berkten cesaret alıp hep su olmak istedim ben yine de.